Translate

18 Mayıs 2017 Perşembe

MUSTAFA KEMAL PAŞA'DAN İKİ HATIRA






Gerilla Hakkında İki Hatıra 
(Belleten, no:l, s.10-14, 1937.)

İlk Hatıra;


II. Abdülhamit devri ... İstanbul'da Harp Akademisi'nde bir zabit (subay) . . . Henüz yirmi yaşında ... O'nun özelliklerinden biri şudur: O, kendisinde birtakım anlam ve niteliklerini henüz anlayamadığı duyguların çarpıştığını hissediyor, fakat bunlara ne olumlu ve ne de olumsuz bir türlü anlam veremiyor ...

O, küskündür, kederlidir ve ruhundan gelen anlaşılmaz bir anlam ile asidir. Fakat kime karşı? Ve ne için? Bunu, O da bilmez. Bir gün O'na yakın arkadaşlarından biri;

"Sen " diyor, "kalk borusunda bir türlü uyanamıyorsun, dahiliye zabiti karyolanı sarsmadıkça kalkmıyorsun?"

O cevap veriyor: "Hakkın var"

"Anlayamadım ... Ben sana bu anlaşılmaz hayatının sebebini soruyorum, sen bana 'Hakkın var' diyorsun. Ben sana karşı haklı olup olmadığım yolunda bir iddiaya girişmedim ki . . . Sendeki derin uykunun sebebi nedir, bunu söyler misin?"

Genç subaya böyle diyen ve azarlayan yalnız bu arkadaşı değildi; O'nun bu hali gitgide birçok arkadaşlarının da dikkatini çekmiş, bütün arkadaşları ondan bunu sormuşlardı. Bu hücum o dereceyi bulmuştu ki O, bunlara cevap vermek mecburiyetinde kalmıştı. Cevap şu idi:

"Arkadaşlar... Siz yatağa gittikten sonra ben sizler gibi sakin uyuyamıyorum; sabahlara kadar gözüm açık ... Nihayet tam dalacağım zaman, "Kalk borusu " çalınıyor, onu da bittabi işitemiyorum, sağ elinde bir sopa tutan bir adamı karyolamı sarsması ile uyanır gibi oluyorum, uyandırılıyorum. O zaman keyfim yerinde değildir, kafam ve vücudum yorgundur. Dershanede buluştuğumuz arkadaşlar benden daha çok zinde, benden daha çok şendirler. "

Asker üniformalı bir öğretmen sınıfa giriyor, ders başlıyor ve öğretmen şöyle diyor:

"Efendiler, harp, muharebe, artık bunlar sizce malum şeylerdir. Fakat "gerilla " nedir biliyor musunuz? İşte en müşkülü budur. Gerilla kolay bir askeri hareket değildir. Gerillayı bastırmak da onu yapmak kadar güç bir harekettir."

Bu öğretmen strateji öğretmeni Trabzonlu Nuri Bey ... Türk ordusuna kurmay yetiştiren akademide yıllardan beri ders veren Nuri Bey centilmen, cesur bir taktisyen, bir stratejist olarak tanınmıştı. Herkes gibi, o genç subay da, bu öğretmene saygıda kusur etmiyordu. Taktik öğretmeninin "gerilla" hakkındaki sözleri onun kafasında yerleşmişti, bunu öğrenmek istiyordu. Bir müddet sonra hocasından rica ediyor: "Bu verdiğiniz dersi Türkiye'nin muayyen bir noktasında olmuş gibi izah eder ve bu dediğiniz tedbirlerin orada nasıl tatbik olacağını lütfen anlatır mısınız?"

Bu rica o kadar nezaketle ve öğretmenin doğasına o kadar uygun bir duygusallıkla yapılmıştı ki, Nuri Bey ertesi derste sınıfa gelince elli küsur talebeden oluşan mevcuda şu meseleyi veriyor:

"Efendiler, Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet merkezi İstanbul'dur. Hükümet İstanbul'dadır. Meçhul sebeplerden dolayı Boğaziçi'nin doğu kıyısından İzmit ve onun kuzeyinde Karadeniz' e çekilen takribi bir hat dahilinde bulunan mıntıkadaki Türkler Payitahta isyan etmişler ve 'gerilla'ya başlamışlardır.

1 . Bu küçük mıntıka halkı bu isyanı niçin yapabilir?
2. Osmanlı Devleti, bütün hükümeti ve ordusu ile bu isyanı nasıl bastırabilir?

Vazife: 1 ve 2 numaralarda gösterilen vaziyetin hallidir. "


Öğretmenin yüzü gülüyordu; çünkü öğrencisine ekstra bir taktik problemi vermişti. Halbuki öğrencilerin kaşları çatıktı; bu çetin ve nazik ödevi nasıl çözeceklerini düşünüyorlardı.

Onların içinde yalnız bir kişi sabahları kalk borusu ile bir türlü uyanamayan subay, aradığına kavuşmuş bir aşık gibi, çok memnun görünüyordu; çünkü o zaten kendisinin harekete geçirmesi üzerine strateji öğretmenini tarafından ortaya atılan problemi çözmek için uğraşmış bulunuyordu.

Öğretmen gittikten sonra sınıfta bir tartışma başlıyordu: "Sanki buna ne lüzum vardı? Durup dururken bu işi niçin kurcalamıştı?" Bu sitemler hep o genç subaya karşı yapılıyordu . . .





İkinci Hatıra;


Bu tarihten on yedi yıl sonra, 1919 yılı Mayıs ayının 14'ünün akşamı, İstanbul'da Vahdettin'in Sadrazamı Damat Ferit'in Nişantaşı'ndaki konağında, bir akşam yemeği ... Buraya iki kişi davetlidir; bunlardan biri, Mustafa Kemal'dir. Ondan dinliyoruz:

"Muayyen saatte Sadrazam'ın yanında bulunuyordum. Benden başka henüz kimse yoktu. Birkaç cümlelik bir konuşmadan sonra, uzunca bir sessizlik başladı. Bu sırada ben Vahdettin'in Sadrazamını inceliyordum. Bir aralık saatine baktı, 'Acaba nerede kaldı?' dedi.

- Birine mi intizar buyruluyor ["Biri mi bekleniyor?"], dedim.
- Evet ... Cevat (Çobanlı) Paşa hazretleri geleceklerdi."  [İkinci davetli Cevat Paşa (Çobanlı) idi. Birinci Dünya Savaşı'nın Çanakkale Kahramanı Cevat Paşa, o sırada Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi idi.]

Yine sessizlik başlıyor. Birkaç dakika sonra Cevat Paşa geliyor. Sadrazam, iki davetlisiyle birlikte yemek salonuna geçiyor. Sofrada bu üç kişinin üçü de önlerine bakıyorlar. Acaba ne düşünüyorlardı? Yeni tarihin geliştirdiği olaylara göre, Sadrazam Damat Ferit Paşa, dünyayı, Türkiye'yi, Türk ulusunu asla tanımamış . . .

Fakat efendisi Sultan tarafından, yüksek Türk topluluğunu yönetmek için kendisine verilen görevin ağırlığı altında duygusuz. Hatırladığıma göre birbirimizin dikkatle yüzlerimize bile bakmıyorduk. Kendi kendime, benimle konuşacağı konuları hizmet edenlere dahi duyurmamak için susmakta olduğuna karar veriyordum.

Bu odada işitilen ses, yalnız tabak, çatal ve bıçaklar değiştikçe, hizmet edenlerin beceriksizliği yüzünden meydana gelen gürültü . . . Yemek bitiyor.

Ortasında genişçe bir masa bulunan dar bir odaya geçiyorlar. Henüz ayakta dururken, Sadrazam şöyle konuşuyor:

- Bir harita getirtsek de Müfettiş Paşa onun üzerinde bana izahat verse.

Masanın üstüne bir harita açılıyor. Anlaşılan odur ki Sadrazam, haritayı daha evvel hazırlatmıştır. Kiepert'in atlası içinden Anadolu paftası bulunuyor. Damat Ferit, Mustafa Kemal, haritanın başında karşı karşıya, Cevat Paşa da Mustafa Kemal'in yanında. Mustafa Kemal, Damat Ferit'e soruyor:

- Ne nokta-i nazardan izahat talep ediliyor?
- Mesela, diyor; Samsun havalisinde ne yapacaksınız?

Lakin Samsun havalisinde yapılması istenen iş, o havali Türklerinin başladığı gerillayı bastırmaktır. Mustafa Kemal anlattıklarına göre konuşmalar şöyle devam etmişti:

"Bu soruya doğru cevap vermek benim için güçtü, bunu itiraf ederim, fakat hiç tereddüt etmeden ağzımdan kelimeler döküldü: 'Efendim, İngiliz raporlarında meselenin biraz mübalağalı olduğuna hükmediyorum. Fakat ne de olsa, yerinde yapılacak tetkiklerden sonra, icap eden en iyi tedbirler bulunabilir. Merak buyurmayınız' dedim. "

Bu sözlerden sonra Mustafa Kemal Cevat Paşa'nın gözlerine bakıyor; aynı zamanda Sadrazam da, gözlerini General'e çevirmiş bulunuyor ve ona:

- Ne dersiniz? diye soruyor.

Cevat Paşa, çok tabii bir tavır ve lisanla:

- Öyledir efendim, diyor. Böyle işler mahallinde [yöresinde] hallolunur. Şimdiden kati ne söylenebilir?

Hiç memnuniyet göstermeyen Sadrazam'ın kafasında daha büyük bir endişeyi ifade edecek olan soru, sanki ifade olunabilmek için şekil arıyordu. Birden oldukça heyecanlı bir ses ile soruyor:

- Pekala siz bana harita üzerinde kumandanızın şamil olduğu [kapsadığı] mıntıkayı gösterir misiniz? Mustafa Kemal, Sadrazam'ın kuşkulandığı noktayı derhal keşfetmişti. Cevap veriyor:

- Efendim henüz ben de pek iyi bilmiyorum. Belki takriben (harita üzerine elini koyarak) ihtimal şu kadar bir parça . . . diyerek bazı vilayetleri eliyle sınırlıyor. Bu defa daha anlamlı bir şekilde Cevat Paşa'ya bakıyor, O da, Sadrazam'ın kuşkusunu anlamıştır. Mustafa Kemal elini haritadan kaldırırken, Cevat Paşa ilave ediyor:

- Efendim mıntıkanın ehemmiyeti yoktur. Paşa, bittabi o mıntıkadaki kuvvete kumanda edecektir. Zaten nerede kuvvet kaldı ki?

Cevat Paşa cümlesini tamamlarken durumun hiç de önemli olmadığını ima etmek ister bir tavırla, haritanın bulunduğu masadan uzaklaşır gibi oluyor. Mustafa Kemal içinden Cevat Paşa'ya teşekkür ediyor. Generalin bu sözleri Sadrazamı tatmin etmiş görünmektedir. Her biri birer koltuğa çekiliyor. Sadrazam, Mustafa Kemal'e soruyor:

- Ne vakit hareket edeceksiniz?
- Ne vakit emir buyruluyorsa, ben harekete hazırım.
- Zat-ı Şahane'yi [padişahı] ziyaret ettiniz mi?
- Hayır irade buyrulmadı f emir çıkmadı].
- İrade buyruldu. Ben tebliğ ediyorum. Yarın kendilerini ziyaret ediniz.

Ayrılmak zamanı geliyor. .. Aralarından birini arkalarında bırakarak sokağa çıkan iki davetli, Mustafa Kemal ve Cevat Paşa kol kola yürüyorlar, gecenin karanlıkları içinde . . . Nişantaşı Caddesi'nin yaya kaldırımı üzerinden Teşvikiye'ye doğru sıkı adımlarla ilerleyen bu iki arkadaştan biri ötekine, pek samimi bir lisanla soruyor:

- Bir şey mi yapacaksın Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım . . .
- Allah muvaffak etsini
- Mutlak muvaffak olacağız!





Atatürk'ün bu hatıra için yazdırdığı ilk metin


Zannederim 1919 Mayısının on dördüncü günü akşamı, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki ikametgahına akşam yemeğine davet edilmiştim. Muayyen saatte Sadrazam'ın yanında bulunuyordum. Benden başka henüz kimse yoktu. Birkaç cümlelik bir konuşmadan sonra, uzunca bir sükut [sessizlik] devam etti. Kendisini bir-iki gün evvel Harbiye Nazırı ile birlikte ziyaret ettiğimiz zaman gösterdiği sevinçten ve bilhassa samimiyetten eser yoktu. Sükunetle Vahdettin'in Sadrazamını tetkik ediyordum. Bir aralık saatine baktı.

- Acaba nerede kaldı? dedi.
- Birine mi intizar buyruluyor? dedim.
- Evet, Cevat Paşa Hazretleri geleceklerdi, dedi.

Yine sükut başladı. Filhakika birkaç dakika sonra Cevat Paşa da geldi. Birlikte yemek salonuna geçtik. Üçümüzden mürekkep [oluşan] sofrada yalnız çatallar ve bıçaklar değiştikçe, hizmet edenlerin acemiliği yüzünden hasıl olan gürültüden başka -ses çıkmıyordu. Hatırladığıma göre dikkatle birbirimizin yüzlerimize bile bakamıyorduk. Kendi kendime, benimle görüşeceği meseleleri hizmet edenlere dahi duyurmamak için, susmakta olduğuma hükmediyordum.

Ortasında genişçe bir masa bulunan çok dar, fakat şirin bir salona geçtik. Henüz ayakta dururken, Sadrazam dedi ki:

- Bir harita getirtsek de, Müfettiş Paşa onun üzerinde bize izahat verse . . .

Haritayı masanın üstüne açtılar. Anlaşılıyordu ki, Sadrazam, haritayı daha evvel hazırlatmıştır. Kiepert'in atlası idi. İçinden Anadolu paftasını bulduk. Masanın arzani cihetlerinde Sadrazam'la karşı karşıyayız. Cevat Paşa benim soluma tesadüf etti. Dedim ki:

- Ne nokta-i nazardan izahat talep ediliyor?
- Mesela dedi; Samsun havalisinde ne yapacaksınız? 

Tereddüt etmeden şu kelimeler ağzımdan döküldü:

- Efendim, İngiliz raporlarında meselenin biraz mübalağalı olduğuna hükmediyorum. Fakat ne de olsa, yerinde yapılacak tetkiklerden sonra, icap eden en iyi tedbirler bulunabilir. Merak buyurmayınız.

Bu sözlerden sonra Cevat Paşa'nın gözlerine baktım. Aynı zamanda Sadrazam da gözlerini General'e çevirmişti:

- Ne dersiniz?

Demek istediği belli idi. Cevat Paşa çok tabii bir tavır ve lisanla:

- Öyledir efendim dedi. Böyle işler mahallinde hallolunur. Şimdiden kati ne söylenebilir?

Hiç memnuniyet göstermeyen Sadrazam'ın kafasında daha büyük bir endişeyi halletmek suali, sanki ifade olunabilmek için, şekil arıyordu. Birden, oldukça heyecanlı bir seda ile sordu:

- Pekala, siz bana harita üzerinde kumandanızın şamil olduğu mıntıkayı gösterir misiniz?

Sadrazam'ın vesveseye düştüğü noktayı derhal keşfetmiştim. Cevap verdim:

- Efendim henüz ben de pek iyi bilmiyorum. Belki takriben, Kiepert haritası üzerine elimi koyarak, ihtimal şu kadar bir parça, diyerek bazı vilayetleri elimle tahdit ettim. Bu defa daha manalı bir tarzda Cevat Paşa'ya baktım. O da Sadrazam'ın vehmini anlamıştı. Ben elimi haritadan kaldırırken Cevat Paşa ilave etti:

- Efendim mıntıkanın ehemmiyeti yoktur. Paşa bittabi o mıntıkadaki kuvvete kumanda edecektir. Zaten nerede kuvvet kaldı ki?

Cümlesini tamamlarken vaziyetin hiç de ehemmiyeti haiz [önemli] olmadığını bililtizam [kasten] ima etmek ister bir tavırla, Cevat Paşa, haritanın bulunduğu masadan uzaklaşır gibi oldu. İçimden Cevat Paşa'ya teşekkür ettim. General'in bu sözleri Sadrazam'ı tatmin etmiş görünüyordu. Her birimiz birer koltuğa çekildik. Sadrazam sordu:

- Ne vakit hareket edeceksiniz?
- Ne vakit emir buyruluyorsa . . . Ben esasen harekete hazırım.
- Zat-ı şahane'yi ziyaret ettiniz mi?
- Hayır efendim. İrade buyrulmadı.
- İrade buyruldu. Ben tebliğ ediyorum. Yarın kendilerini ziyaret ediniz.

Sadrazamın konağından çıktıktan sonra Cevat Paşa ile kol kola, karanlıkta, Nişantaşı Caddesi'nin piyade kaldırımı üzerinden Teşvikiye'ye doğru sıkı adımlarla ilerliyorduk. Cevat Paşa pek samimi bir lisanla bana sordu:

- Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım dedim.
- Allah muvaffak etsin! dedi.
- Mutlaka muvaffak olacağız, dedim, birbirimizden ayrıldık.





ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR VE BELGELER
AFET İNAN
Gözden geçirilmiş 5.baskıdan itibaren yayına hazırlayan ARI İNAN
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2007



15 Mayıs 1919
(Türk Harfleriyle tekrar basılmış basından...)


















6 Mayıs 2017 Cumartesi

Avustralya’da Atatürk’e ve Türklüğe Karşı Propaganda








Türklerin 1914-1923 arası Ermenilere, Rumlara, Süryanilere soykırım uyguladığı yalanını yayan odaklar, pek çok ülkede olduğu gibi, Avustralya’da da yoğun bir çalışma içerisinde.


Öyle ki, 1994’te Yunan Parlamentosu, Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 gününü Pontus Rum Soykırımını Anma Günü ilan etmiş; Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Atatürk’ü soykırımcılıkla suçlayan bu kararı tanıyan ilk kuruluş, 2013 yılında Avustralya New South Wales parlamentosu olmuştu. “Assyrian Universal Alliance”, “Australian Hellenic Council”, “Armenian National Committee” vs. adlar altında etkinlik gösteren Ermeni, Yunan, Süryani örgütleri, Avustralya parlamentosundan Türkleri soykırımcılıkla suçlayan kararlar çıkartmak amacıyla çalışıyor. 


Tarihçi Prof. Dr. Peter Stanley’in, Sydney’de kuyumculuk yapan Vicken Babkenian ile ortak bir kitap yazarak Ermeni Soykırımı yalanının misyonerliğini üstlenmesi ve Türkiye’yi soykırımcılıkla suçlayan yayınların çoğalması, Avustralya’da yaşayan Türkleri soykırım yalanlarını çürütmek üzere daha çok çalışmak durumunda bırakıyor.


Avustralya’daki Türkler, gelecekte 25 Nisan Anzak Günü yürüyüşlerinde, Avustralyalıları etkileyecek yeni sözler içeren pankartlar taşıyarak, Ermeni, Rum, Süryani propagandacıların Avustralyalıları kandırmalarını önleyebilirler; ve böylece soykırım propagandalarını boşa çıkartabilirler.


Örneğin, 1915’de Gelibolu’da Hafif Süvari Birliği Komutanı olarak Türklere karşı savaşmış Avustralyalı General Sir Granville Ryrie’nin, 1932’de Milletler Cemiyeti’nde, Türkiye’nin üyeliği görüşülürken, Avustralya temsilcisi olarak yaptığı konuşma şöyle: 


“Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne davet olunmasına ilişkin verilen öneriye Avustralya Hükümeti hararetle destek olur. Çağlar boyu ulaştığı çok yüksek kültür düzeyine ve olağanüstü ciddî ulusal niteliğe sahip olması, Türkiye’nin en belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır. Bu nitelikler geçen yüzyıllardan çok, bugün gelişmiş bulunmaktadır. Dünya Savaşı’nın savaşçılarından ve Gelibolu, Filistin, Sina ve Suriye cephelerinde savaş alanlarında bulunmuş bir insan olarak söylüyorum: Türk askerinin savunmadaki eşsiz kahramanlığını ve hücumdaki güç ve yeteneğini hayretle görmek fırsatlarına eriştim. Gelibolu’da arkadaşlarım ve ben Türklerin cesaret ve dayanıklılıkları karşısında pek çok kez hayretler içerisinde kaldık. 


Türk ordularının Avustralya makineli tüfeklerine karşı ve Britanya donanmasının gülle yağmuru altında korkusuzca ileri atıldıklarını gördük. Türklerin değer ve direniş güçleri hakkındaki yüksek düşüncelerimi işte ben, böyle elde ettim. Savaşın felaketlerini bu denli yakından gören bu milletin, geleceğini savaşa engel olmaya adayacağı inancı o zamandan beri diğer her hangi bir duygunun üstünde olarak bende kesin biçimde yer etmiştir. Milletler Cemiyeti’nin tuttuğu yol, savaşı yasadışı saymak ve uluslararası uyuşmazlıkları barışçıl yollarla çözmektir. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne girmesi bu ülkenin geleceğini bu ülkülere adayacağını gösterir. Böyle bir olayın birinci derecede öneme sahip olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu olay ayni zamanda Türkiye’nin ulusal yaşamında yeni bir dönemin başlangıcını oluşturacaktır. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’nde çalışma ortaklığı olağanüstü değerli olacaktır. Kararı büyük bir mutlulukla destekliyorum.”



Gelibolu’da savaşmış Anzakların ülkelerine döndükten sonra Türklere ilişkin övgüleri, pek çok yayına konu olmuştur. Bu yayınlarda, Türklerin dürüst savaşçılar olduğunu dile getiren -soykırım suçlamalarını boşa çıkaracak- pek çok tanıklık vardır .


Dahası, UNESCO, Atatürk’ün 100. Doğum Günü’nün dünya çapında kutlanmasına karar verirken, onu şöyle tanımlamıştır: 


“(...) UNESCO'nun yetkisi içerisine giren tüm alanlarda onun olağanüstü bir reformcu” (...) 

“Özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan ilk savaşlardan birinin önderi” (...)

“İnsanlar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayırımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının doğacağını tüm yaşamı boyunca savunmakla, halklar arasında karşılıklı anlayış ruhu ve dünyanın ulusları arasında kalıcı barışı teşvik konusunda seçkin bir örnek” (...) 

“Türkiye Cumhuriyeti'nin her zaman barışı, insan haklarına saygıyı ve uluslararası anlayışı teşvik etmek doğrultusunda çaba göstermiş olan kurucusu Atatürk.(...)”


UNESCO’nun bu kararı, Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Ermeni, Rum Pontus, Süryani vs. soykırımcılığı damgası yapıştırılamayacağının sayısız kanıtlarından birini oluşturmaktadır. Venizelos’un 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş olması da Pontus Rum Soykırımı yalanını boşa çıkartacak diğer bir olgudur. Venizelos’un Nobel Ödül Komitesi Başkanı’na mektubu şöyledir:


Atina, 12 Ocak 1934
“Bay Başkan,

Yedi yüzyıla yakın bir süre boyunca Yakın Doğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir bölümü kanlı çarpışmalara sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve sultanların mutlakiyetçi yönetimleri bunun başlıca nedeniydi. Hristiyan milletlerin İmparatorluğa bağlanmaları ve bundan kaynaklanan Haç’ın Hilâl’e karşı yaptığı kaçınılmaz mücadeleler, kurtulma amacı ile bu milletlerce yapılan isyanlar, Osmanlı İmparatorluğu sultanların yönetiminde kaldığı sürece devamlı tehlike kaynağı oluşturan bir durum ortaya çıkarıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın muhasımlarına karşı yaptığı milli harekâtın galibiyetle sonuçlanması ardından 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, bu istikrarsız duruma son verdi. Bir milletin yaşamında bu kadar kısa bir süre içinde böylesine köklü bir değişme seyrek gerçekleşmiştir. Teokratik bir rejim içinde yaşayan, din ile hukuk kavramlarının birbirine karıştığı çökme yolundaki bir imparatorluğun yerini güç ve hayat dolu modern ve milli bir devlet almıştır. Büyük devrimci Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı hızla, mutlakiyetçi sultanlar rejimi yıkılmış ve gerçekten laik bir devlet kurulmuştur. Millet tümüyle çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için şevk ile ilerleme yolunda bir atılım yapmıştır. Barışı pekiştirme hareketi yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren tüm iç reform hareketleriyle birlikte yürümüştür. Türkiye Osmanlı’nın yabancı unsurlarla meskûn vilâyetlerini terk etmek konusunda tereddüt etmemiş ve antlaşmalarda belirtildiği üzere kendi milli sınırları ile samimi biçimde yetinerek Yakın Doğu’da barışın gerçek bir savunucusu olmuştur. 

Kanlı mücadeleler nedeni ile uzun yıllar Türkiye ile düşman durumunda kalan biz Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan bu ülkede vuku bulan bu köklü değişikliğin etkilerini duyan ilk kimseler olduk. Anadolu faciasının hemen ardından kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık. O, bu uzanan eli içtenlikle kabul etti. Ciddi anlaşmazlıklarla ayrılmış olan milletlerle içten bir barış örneği veren bu yakınlaşmadan sadece, iki ülke için olduğu kadar Yakın Doğu barışı için de yararlı sonuçlar doğmuştur. Barışın borçlu olduğu bu değerli katkının sahibi kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır. Bu nedenle 1930 yılında Yunan Hükümet Başkanı olarak ben Türk-Yunan Paktı’nın imzası ile Yakın Doğu’da barışa doğru yeni bir dönem başlarken, Mustafa Kemal Paşa’yı Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım.

Yüksek Saygılarımın kabulünü rica ederim, Bay Başkan.
İmza: E.K. Venizelos”



Eğer Birinci Dünya Savaşı’nda Türkler Rumlara soykırım uygulamış olsalardı, Venizelos Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterebilir miydi? Kuşkusuz, hayır. 


Soykırım Propagandacıları, yukarıda aktardığımız sözlerde dile getirilen gerçeklerin artık unutulmuş olmasından doğan boşluğu, soykırım yalanlarıyla dolduruyor. Avustralya vs. ülkelerde yaşayan Türkler, yalana dayalı soykırım propagandalarını, gerçeği dile getiren bu sözleri ortaya koyarak çürütecektir.


Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya Dergisi, Nisan 2017








ilgili:
"Tehcir sırasında kullanılan yollarda yaşananlara ilişkin Alman, Fransız, İngiliz ve Amerikan yetkililerin raporlarında ortak tespitler ve Ermenilerin Türkler tarafından korunduğunu belirten değerlendirmeler vardır. " 
Gürbüz Evren; Erzurum Ermenilerinin Kastamonu’ya Gönderilmesi / PDF










17 Nisan 2017 Pazartesi

Referandum...Cebren ve Hile ile...







ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ



Türk Siyasi Tarihi böylesine rezil bir propaganda dönemi görmedi!
Devleti yöneten siyasetçiler, bürokratlar Anayasayı-Yasaları-Ahlak Kurallarını-Görgü Kurallarını-Adalet duygularını görmezden gelerek Türk Demokrasinin anlına “Kara Leke” sürdüler.

Her türlü devlet olanakları, tehdit-şantaj pervasızca kullanıldı.
Devleti yönetenler, Vali-Kaymakam-Emniyet-Daire Müdürleri insanları “Evet” oyu vermeleri için işleri ekmek paraları ve özgürlükleri ile tehdit ettiler.
Tüm bu rezillikler dahi Türk Milletinin kararlılığı önünde dağıldı gitti, evet çıkarmaya yetmedi!

Türk Milletinin iradesine en son ve büyük darbeyi ismi Yandaş Seçim Kurulu olarak değişen Yüksek Seçim Kurulu, 298 sayılı yasayı “YOK” sayarak vurdu, seçime hile karıştırdı! YSK hem çok ağır bir suç işledi, hem de Türk Milletinin iradesini saptırdı!

Bundan sonra, Türkiye’yi nasıl keyfi, hukuk ve demokrasi dışı bir tutumun beklediğini Erdoğan’ın “Huber Köşkünden” yaptığı konuşmasından net olarak anlıyoruz!
Erdoğan, “HAYIR” oyu kullanan yaklaşık 24 Milyon vatandaş ile alay ederek, “Ne yaparsanız yapın atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi!
“At” ne, “At’ı kim çaldı”, “Üsküdar neresi”, bu sözler hangi demokratik rejimde geçerlidir, takdiri Türk Milletine bırakıyorum…

YSK’ya yapılan haklı itirazlar da bir sonuç vermeyecektir.
Çünkü 16 Nisan’dan itibaren Türkiye’de Anayasal Hukuk Devleti bizzat devlet organları tarafından katledilmiştir.

Sandık-sandık kesin sonuçlar açıklanınca geniş bir değerlendirme yapacağız!
Bugünden söyleyeceklerim şunlardır;
-Türkiye’nin ve Türk Milletinin kaderi bundan böyle ruhsal sıkıntıları bulunan, ortakları Bahçeli-Barzani-Hizbullah-Tarikatlar olan bir kişinin iki dudağının arasındadır. Madem atı alıp Üsküdar’ı geçti, istediği gibi at oynatacaktır!
-Türkiye, tüm hür ve gelişmiş dünyanın dışladığı antidemokratik ve şaibeli kişilerin yönetiminde, bölgede yalnız kalacaktır.
Bu da diktatörlük, fakirlik, ezilmişlik demektir.
-TÜSİAD-TOBB gibi iş dünyasının ödlek temsilcilerinin sonu aynen FETÖ’cu işadamları gibi olacaktır.
Onurlarına, vatan sevgisine ve hukuk devletine sahip çıkamadıkları için, bundan böyle mallarına bile sahip çıkamayacaklardır.
-Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yerine, Federe İslam Devleti konulmasının kapısı ardına kadar açılmıştır!

Biz ne yapacağız?
Türkiye’yi soyan, organize suç örgütü gibi çalışan karanlık odaklarla mücadeleye devam edeceğiz!
İster dışarda ister içerde! Bizim için fark etmez!
Mevzubahis vatansa, gerisi teferruattır!
Ne Mutlu Türküm Diyene, Ne Mutlu Tek Adamlığa karşı çıkanlara…


Sağlık ve başarı dileklerimle 
17 Nisan 2017




Gayri Meşru - Kanuna Aykırı - İllegal




Prof.Dr.Cihan Dura: 
"Eğer Cumhuriyetçiler hızla bir örgütlenmeye gitmez, barışçıl bir halkı aydınlatma faaliyetini başlatmazsa, 
Devletimizin sonu gelmiş demektir!"














....


9 Nisan 2017 Pazar

Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir? Haluk Dural





Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir?

Anayasa'nın ne olduğu, anayasa maddelerinin ne olduğu vatandaşa açıklamanın fazla bir yararı yoktur. Çünkü genellikle böyle hukuki metinlerin vatandaş nezdinde kolay anlaşılabilir olması mümkün değildir. O halde, özünü söylemek gerekir. 

Getirilmiş olan Anayasa değişiklik tasarısıyla, esas itibarıyla birkaç tane temel unsuru vardır.

1- Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirir.

Bu Anayasa değişikliği referandumunda evet oyları çok çıkar da kabul edilirse, Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacaktır. Hangi partili olacaktır? Pek tabi ki iktidar partisinin üyesi ve de yapılacak olan ilk kongresiyle genel başkanı olacaktır. 

Halbuki Cumhurbaşkanı, adı üzerinde 'cumhur'un, yani milletin başıdır, dolayısıyla herkesi temsil etmeli ve tarafsız olmalıdır. Ama bir partinin genel başkanı olacak olan Cumhurbaşkanı artık tarafsızlığını tümüyle yitirir, bütün iyi niyetine rağmen tarafsız davranma imkanı yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin seçmenlerini temsil eder, iyi niyetine rağmen fiilen böyle olacaktır. Geri kalanlarda ötekiler olarak, her zaman olduğu gibi siyaseten nitelerler. Dolayısıyla milleti iktidar partisi yanlıları ve karşıtları diye fiilen ikiye bölmüş olurlar.

2-  Cumhurbaşkanına Başkomutanlık yetkisinin verilmesi.

Bugüne kadarki anayasalarımızda Başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Yani yürürlükteki anayasamız, ve bugüne kadarki anayasalarımızda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Başkomutan değildir. Cumhurbaşkanı'nın Başkomutan olmadığı Anayasa'larda yazılır, Başkomutanlığın Meclis'e ait olduğu net olarak ifade edilir. Bunun tarihi bir sebebi vardır.

30 Ekim 1918'de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması üzere, malum olduğu üzere savaşan tarafların orduları silah bırakmışlardır. Ancak sonrasında savaşı kazanmış olan taraf ülkeleri, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler topraklarımızı işgale başlamışlardır. Bunun üzerine vatansever halkımız derhal bulundukları il ve ilçelerde Kuvaiye Milliye çatısı altında örgütlenmeler yapmışlar, bunlardan ilki Kars'ta toplanan bir kongredir. 

Bu Kars Kongresi'yle birlikte yörenin bütün vatansever insanları dini veya etnik herhangi bir ayrım gözetmeksezin vatanın birliğini düşmana karşı mücadeleyi, savunmak üzere biraraya gelmiş olan bu vatanseverler, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde 30 tane kongre düzenlemişlerdir. 

Bizler doğal olarak Erzurum ve Sivas kongrelerini çok daha iyi biliriz, ama bu dönem, yani 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar, 1918'den beri geçen bu dönem Kongreler Dönemi'dir. Yerel iktidarların olduğu, kurulduğu dönemlerdir. Bu kongreleri oluşturup halkın iradesinin bağımsızlıktan yana olduğunu gösteren kararlar almışlardır. Ve Mustafa Kemal'in büyük önderliği altında bütün bu kongreler Batı Trakya ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilmiş ve bu cemiyetler vasıtasıyla da, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Diğer bir değişle, Türkiye Cumhuriyeti aslında 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi ile brlikte kurulmuştur, ama ilanı 29 Ekim 1923'tür.

Türkiye Cumhuriyeti, halkın iradenin yansıltılmasıyla kurulmuş bir Cumhuriyet olduğu için bir Halk Cumhuriyeti'dir. Hiç unutulmaması gereken husus budur. 

23 Nisan 1920'de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'nin yapısı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti parlamenter bir rejim olarak kurulmuştur. İşte bu kurulmuş olan Birinci Meclisimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle değil, kuvvetler birleşimi ilkesi ile kurulmuş, Yasama; kanun yapma, ve Yürütme; Bakanlar Kurulu yetkisi'ni bünyesinde toplamıştır. Sadece dışarda Yargı yetkisi bırakılmıştır. Çünkü, böyle yapılmasının sebebi, bu meclisin İstiklal Harbi'ni yapacak olan meclis olmasıdır.

Bu meclisin başkanı bildiğiniz üzere Mustafa Kemal Paşa'dır. İçinden kurulan hükümetlerin Başbakanı ve Bakanları aynı çatı altında bu Büyük Millet Meclisi'nde, yasama yetkisi olan meclisle birlikte çalışmışlardır. Büyük Millet Meclisi İstiklal Harbi'mizi başlatmış, bu savaşı kazanmış, Dumlupınar Zaferiyle taçlandırmış, ve bu nedenle de Başkomutanlık yetkisi o günden bugüne Büyük Millet Meclisi bünyesindedir. O nedenle de savaş kazanan bu meclise Gazi Meclis ünvanı verilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasalarımıza göre Başkomutanlık Meclise aittir. Sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Halbuki bu değişiklik tasarısıyla Cumhurbaşkanına tam yetkili Başkomutanlık verilmektedir. 

O halde Anayasa değişikliği neye yaramıştır?
1- Cumhurbaşkanını partili yapmak.
2- Başkomutanlık yetkisi vermek.


Önemli bir diğer husus Cumhurbaşkanlığı kararname meselesidir.

Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Bu yetki ile, her ne kadar gerekçesinde kanunların düzenlemediği alanlarda yetki kullanabilir denmesine rağmen, gerçekle bağdaşır bir ifade değildir, çünkü Cumhurbaşkanı bu yetkiyi aldığı taktirde , yarın kanunlarla yapılması gereken düzenlemeleri, veya mevcut kanunlarda, yürürlükteki kanunların tanımladığı alanlarda kanun hükmünde kararname çıkarırsa ne olacaktır?

Hemen akla gelen şu; Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabilir. İyi ama, ya Anayasa Mahkemesi redederse? 

O zaman Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde, yani Meclise ait olan kanun yapma yetkisini kullanarak, kanunlarda istediği gibi değişiklikler yapmış olacaktır. Bunun örneğini şimdiden görmek mümkündür. 

Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra çıkartılan 6771 sayılı kanun hükmünde kararname ile hepimizin bildiği üzere, kanunla yapılması gereken düzenleme yerine, Cumhurbaşkanı bu kararname ile Genelkurmay Başkanlığı'nı kendisine bağlamış, Jandarma Genel Komutanlığı'nı ordudan ayırarak İçişleri Bakanlığı'na bağlamış, Ordunun bel kemiğini oluşturan büyük gücü olan bu 300bin kişilik kuvvet, şuanda İçişleri Bakanlığı'nın yanında, polisin yanında bir kolluk kuvveti haline dönüştürülmüştür. Oradaki bütün subaylar normal devlet memurları gibi, sivil yöneticiler tarafından sicil verilecek hale getirilmiştir.

Diğer üç kuvvetimiz ise bildiğiniz üzere Mili Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı'na da ayrıca Korgeneral rütbesi verilmiştir. Tabi şuandaki Korgeneral rütbesi almış olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı askerlik yapmış mıdır, bedelli mi yapmıştır, yedek subay olarak kısa dönem mi yapmıştır, bunu bilemeyiz. Ancak, askerlikten gelmediği için, Sivil Paşalar dönemi, yani Osmanlı zamanındaki sivil paşalar dönemine bir geçiş yapılmıştır, ki zaten bizim Balkanları kaybetmemize neden olan hep bu sivil kökenli Paşalardır. Askeri eğitim almadan paşa rütbesi, saray tarafından kendilerine verilmiş olan paşalar yüzünden Balkan Harbi kaybedilmiştir. Aynı yol şimdi tekrar açılmıştır. 

Yani, Cumhurbaşkanımız böyle bir yetkiyle donandıktan sonra, kanunla yapılması gereken değişiklikleri bile Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesiyle yapacağının işaretlerini daha şimdiden vermiştir.

Diğer bir husus ise atamalar ile ilgilidir.

Cumhurbaşkanımız eğer bu yetkiyle donanırsa, yani referandumda kabul oyları çok çıkar da Cumhurbaşkanı bu yetkileri alırsa, devletin bütün üst kademelerinde istediği gibi atamalar yapacaktır.

Atamaların ilki Bakanlar Kurulu, Anayasa'da tariflenmiş olunan, lağv edilecek ve Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya Bakanları kendisi tayin edecektir, hem de meclis dışında.

Bunun dışında, şuanda memuriyet yapanlar gayet yakından bilirler ki, devlet kurumlarında daire başkanlığı 3'lü kararnameyle, yani Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararnamesiyle genel müdürler, komutanlar, yüksek rütbeli, büyükelçiler ve elçiler Bakanlar Kurulu'yla atanırlar. Artık bu usül tamamıyle kaldırılacak, bütün yüksek bürokratları Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya kendisi tayin edecektir. Bu işin bürokrasiyle ilgili kısmıdır.

Ayrıca atama yetkisi içinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Kurulu'nunda, yüksek kaldırılıyor kurulu kalıyor, bu kurullarının atamalarında neredeyse yarısı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, ama diğer yarısı da meclis tarafından atanacak. Peki meclis'te kim atayacak?  Çoğunluk partisi atayacak. Partisine hangi adayın atanacağını kim bildirecek? Cumhurbaşaknı bildirecek. Niye? Çünkü çoğunluk partisinin başı olacak, belki de genelbaşkanı olacak partili olduğu için. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin üyeleri ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun üyelerinin tamamını Cumurbaşkanı tayin etmiş olacak. 

Böylece, Kanun Hükmünde Kararname  Cumhurbaşkanı yetkisiyle, Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi adı altında, kanun hükmünde kanun çıkarma yetkisi alan Cumhurbaşkanı, meclisin yasama yetkisini fiilen kullanmaya başlayacaktır. Ayrıca, Hakimler Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin atamalarını da Cumhurbaşkanı yapacağı için, fiilen Yargı yetkisi, tamamiyle Cumhurbaşkanı'na bağlanmış olacaktır. 

Diğer bir değişle, demokratik bir ülkenin, demokratik bir rejime sahip olduğunun göstergesi olan Anayasalardaki kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacak, Yasama-Yürütme-Yargı sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde, tek kişide toplanacaktır.  

Cumhurbaşkanı'nın kullanacağı bu yetkilerle, ülkeyi yeniden tasarlaması, yeniden devlet yapımızı düzenlemesi, tek başına bir kişiye bağlı olacaktır.

Şimdi bu Anayasa değişiklik teklifinin, aslında 18 maddenin, esas can alıcı kısımları bunlardan ibarettir. Gerisi elbette önemlidir, ama esas itibariyle elde edeceği yetkilerle sadece tek kişilik bir iktidara dönüşecektir.  Ülkenin demokrasisi, yani çağdaş demokrasilerde olmassa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacaktır.


Haluk Dural
Başkanlık Hedefli Anayasa Değişikliği (video)











 İŞTE BU YÜZDEN;  HAYIR








21 Mart 2017 Salı

Atatürk ve Bilim




"İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha çok çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü medeni buluşlardan 
azami derecede yararlanmak zorunludur." (1923)

"İlim tercüme ile olmaz, inceleme ile olur."
Mustafa Kemal 








Gazeteci Güneş Kazdağlı tarafından derlenen Atatürk ve Bilim yazarın kendi deyimiyle bilimin medreseye karşı verdiği o müthiş mücadelenin etkileyici hikayesini anlatıyor. Kazdağlı, önsözde Türkiye’de bilimin ilerleyişini şöyle anlatıyor: 


"Mustafa Kemal 9 Eylül 1922’de savaşı kazandıktan sonra zaferini ilan etmedi. Bunun nedeni, askeri zaferden 45 gün sonra, Bursa’da öğretmenlerle yaptığı bir konuşmada anlaşıldı. Atatürk, öğretmenlere; “Ordularımızın ihraz ettiği zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz ihraz edeceksiniz” dedi ve adeta görevi teslim etti. Aslında bu bilime olan saygının ve bir ulusun ancak bilimdeki başarısı ile var olabileceğine olan sarsılmaz bir inancın ifadesinden başka bir şey değildi. Atatürk öğretmenlere onları yalnız bırakmayacağına ve bilimin önüne çıkacak her türlü engeli kaldırmaya dair söz verdi ve milletini de bu konuda uyararak bilimin en büyük dostu ve koruyucusu oldu. Bilim bu sayede güçlendi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni güçlendirdi. Bugün, kendi tarihinden devraldığı kültürel değerleri, inançları ve gelenekleri, çağdaş bilgi ve teknoloji ile uyum içinde bir araya getirme mücadelesi veren Türkiye’nin, Mustafa Kemal’in inanılmaz mücadele azmine ve bilime sağladığı o büyük desteğe, her zamankinden daha fazla ihtiyacı var."


Eylül, 2002, Tübitak (ele geçirilmeden önce!)




* * * 



• Mustafa Kemal daha Meşrutiyet döneminde Bulgar Türkolog İvan Manolof’a ideolojisinin tümünü anlattı.
• Atatürk yaşamı boyunca 3997 kitap okudu.
• Cepheye silahlarla birlikte kitaplar da taşındı.
• Her kitabın sayfasında kurulacak devletin şifreleri de vardı.
• Sakarya Meydan Muharebesi devam ederken, 250 öğretmeni Ankara’da topladı.
• Altı gün süren Eğitim Şûrası’nda Misak-ı Maarif’in temelleri atıldı.
• Millet Mektepleri’nde 5 yılda 1 milyon 200 bin kişi okuma - yazma öğrendi.
• Savaş boyunca okullar açık kaldı.
• Savaşın sonunda silahın yerini kitap, askerin yerini ise öğretmenler aldı.




“Bir Bilim Savaşçısı: Atatürk” belgeselinin yapımcısı Ahmet Hızarcı, yönetmeni Soner Sevgili ve senaristi Celal Kazdağlı okul arkadaşları. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu mezunu üç arkadaşın yolları bu kez 2003 yılında “Bir Bilim Savaşçısı: Atatürk” belgeselinde kesişti.

Projenin ortaya çıkmasında Güneş Kazdağlı’nın yazdığı “Atatürk ve Bilim” kitabının etkisi var. Ahmet Hızarcı, kitabı okuduktan sonra çok etkilendiğini ve belgesel çekme fikrinin ortaya çıktığını söylüyor. Bersay’ın kurucusu Ali Saydam’ın Ciner Holding için bir Atatürk belgeseli hazırlanmasını istemesiyle de fikir gerçeğe dönüşüyor.

Ahmet Hızarcı teklif geldiğinde, “Birbirimize bir telefon uzaklığındaydık ve hemen bir araya geldik” diyor. Heyecanla kolları sıvayıp işe başlamışlar. Tam üç yıl sürmüş projenin hayata geçmesi. Üç yılda neler olmamış ki? O gün bugündür kasada tutulan belgesel ilk kez “Bir Belgesel, Bir Gazeteci Çay ve Simit” etkinliğinde halkla buluştu. Ahmet Hızarcı, “Gecikmiş bir galaydı bu adeta” sözleriyle duygularını dile getiriyor. Belgeseli 500 öğrencinin izlemesinden mutluluk duyduğunu söylüyor. Ahmet Hızarcı, Celal Kazdağlı ve Soner Sevgili B+’nın sorularını yanıtladı.



Atatürk’ü konu alan bir film yapmak büyük bir sorumluluk yüklüyor insana değil mi?

Ahmet Hızarcı: 
Yetmiş milyon Türk varsa, yetmiş milyon da Atatürk var. Herkesin kafasında başka bir Atatürk kavramı var. Bu farklı kavramları sentezlemek zor. Sponsor firma, Atatürk’le ilgili bir belgeselin tartışılmaya ve eleştirilmeye açık olabileceğini öne sürerek güçlü bir sivil toplum kuruluşunun desteğini istedi. Bu aşamada devreye Anıtkabir Derneği girdi. Bu dernek, emekli askerlerin, valilerin bulunduğu bir dernekti. Dernek yönetimi ile birlikte üniversitelerin inkılap tarihi hocaları ve Genelkurmay’dan da iki kişinin katılımıyla 9 kişilik bir danışma kurulu ile çalışmaya başladık.



Bu yapılanma, yapım aşamasını nasıl etkiledi?

A.H: 
Senaryo metni danışma kurulu üyelerine gönderildi. Her birinden ayrı görüş alındı. Sonra hep birlikte yeniden değerlendirildi. Bu da süreci uzattı elbet. Ama yapılan yanlışlar düzeltildi ve zengin bir içerik kazandı. Bilgi eksikliği olmadı. Özellikle daha sonra vefat eden Anıtkabir Derneği Baş- kanı Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu’nun ve Genelkurmay’dan katılan askerlerin senaryo aşamasında büyük katkıları oldu. Üç yılın sonunda belgesel ATV’de yayınlanma sürecine girdiğinde, kanal el değiştirdi. Belgesel arşivde beklemeye girdi. Sponsor firma ile anlaşmamız iki yıl sonra yayın haklarının yapımcı firma Atlas’a devri şeklindeydi. Öyle de oldu.


Celal Kazdağlı: 
Belgesele konu olan kitabın da bir başka öyküsü var. Bülent Ecevit bilişim dünyasının ve teknolojinin ne kadar geliştiğini anlatırken Kurtuluş Savaşı’na atıfta bulunmuştu. Mustafa Kemal’in ihtilali telgraf telleriyle kazandığını söylemişti. Savaştan sonra Anadolu Ajansı’nın, daha sonra da Ankara’da matbaanın kurulmasını örnek vermişti. Eşim Güneş Kazdağlı’nın Atatürk ve Bilim kitabını hazırlamasında bu sözlerin etkisi oldu. Güneş bu sözlerden sonra Bülent Ecevit’le röportaj yaptı ve sonrasında da Atatürk ve Bilim kitabını yazdı.



Şimdi sıra belgeseldeki ayrıntıları konuşmaya geldi. Senaryodaki sırayı takip ederek sorarsak; Mustafa Kemal, Sakarya’da cepheden ayrılıyor ve 250 öğretmenle 6 gün bir arada oluyor. Bu şaşırtıcı bir olay değil mi?

C.K: 
Bunun nedenini araştırırken Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığında kafasında her şeyi belirlemiş olduğunu görüyorsunuz. Çanakkale’de 18-25 yaş arasındaki eğitimli bir kuşak kaybedilmiş. Savaş devam ediyor, ama savaşı kazanacağından en küçük bir şüphesi yok. En çok ihtiyaç duyulan eğitimli insan… Mustafa Kemal öğretmenlerle öğrencilerin askere alınmasını istemiyor. Gazi Lisesi öğrencileri gidip de şehit olunca Meclis’te toplanıp karar alıyorlar. Savaş boyunca bütün okullar açık kalıyor. Cehaletle mücadele etmek gibi bir dertleri var. Mustafa Kemal 250 öğretmeni Ankara’da Eğitim Şûrası’nda topluyor ve Misak-ı Maarif’in temelleri altı günde atılıyor. Cumhuriyet’ten sonraki eğitimle ilgili kararların çoğu o altı günde alınmış.



Öğretmen ve öğrencilerin savaşa katılmamasına Meclis’te karşı çıkanlar olmuş mu?

A.H: 
Devlet olmak, savaş kazanmaktan ibaret değil. Mustafa Kemal kararlı ve etkileyici bir lider, diğer insanları yanına çekmiş. Sorun sadece toprağı savunmak değil, devlet olmak için de mücadele veriyorsunuz.


C.K: 
Bir yandan da Ankara işgal edilecek diye halk Kayseri’ye doğru göçe hazırlanıyor. Savaşın ortasında Eğitim Şûrası’nı toplayarak Mustafa Kemal psikolojik bir yönlendirmeyle de bir anlamda, “Nereye gidiyorsunuz, bakın biz eğitim seferberliği başlatıyoruz” diyor. Mustafa Kemal öğretmenlere yalnızca hakiki zaferi kazanma görevi vermedi. Onları yalnız bırakmayacağına dair söz de verdi: “Ben ve bütün arkadaşlarım, sarsılmaz imanla sizi takip edeceğiz ve sizin tesadüf edeceğiniz engelleri kıracağız.”



Belgeselde Mustafa Kemal’in çocukluğuna dönerek, eğitim konusundaki fikirlerinin aslında çocukluk ve gençlik dönemlerinde şekillendiğini anlatıyorsunuz. Bu noktada da Selanik faktörü önemli oluyor. Neydi Selanik’in Mustafa Kemal üzerindeki etkisi?

C.K: 
Selanik, Osmanlı’nın Batı’ya açılan kapısı. Osmanlı’nın gelişmelere açık, Avrupa’daki fikirlerden en çabuk etkilenen bölgesiydi. Ciddi bir Yahudi nüfusu var; Rumlar, Ermeniler orada. Yahudiler Avrupa ilişkilerini düzenliyor. Mahalle mektebine gidenler dini eğitim alıyor ama rüştiye ve özel okullarda okuyanlar yabancı dille (Fransızca) birlikte çok şey öğreniyor. Mustafa Kemal küçük yaşına rağmen yeni olanı, cıvıl cıvıl olanı seçiyor ve annesinin isteği üzerine mahalle mektebine kaydının yapılmasına rağmen gidip Askeri Rüştiye’ye yazılıyor. Babasının isteği de bu yönde. Bizim dikkat çektiğimiz nokta da bu; kendi yetişmesinde bu ayrımı yapan kişi, devleti kurarken de bunun önemini bilerek hareket ediyor.



Manastır’ın da önemli bir yeri var Mustafa Kemal’in hayatında değil mi?

C.K: 
Milliyetçi hareketlerin arttığı, bağımsızlık seslerinin yükseldiği bir yer Manastır. Askeri okulda okuyanlarda “Vatan elden gidiyor” duygusunun açığa çıktığı yer. Vatanı nasıl kurtaracaklarını orada tartışmaya başlamışlar. Vatanı Batı’dan aldıkları eğitimle kurtaracaklarına inanıyorlar. Ulusal devlet kurma ideolojisinde de Fransa örneğini benimsedikleri biliniyor. Mehmet Emin Yurdakul’un “Ben bir Türk’üm” diye başlayan şiirinden Mustafa Kemal çok etkileniyor. Osmanlı,Türklüğü bir ırk olarak algılamamış. Diğer ülkelerde de ulusal hareketler yayıldıkça Türkler artık kendi benliklerine dönme ihtiyacı duyuyor. Bir heyecan dalgası yayılıyor Balkanlar’da. Osmanlı’da Türkçülük akımı olarak açığa çıkıyor bu dalga.




Mustafa Kemal’in daha 1908 yılında Bulgar Türkolog İvan Manolof’a söyledikleri çok çarpıcı. Neler söylüyor?

C.K: 
Mustafa Kemal 29 Ekim 1907’de İttihat ve Terakki’ye üye oluyor. Bir yıl sonra Bulgar Türkolog’a ulusu için düşündüklerinin tümünü ifade ediyor. Daha Meşrutiyet döneminde tüm ideolojisini ortaya koymuş. Bu çok çarpıcı. Mustafa Kemal II. Meşrutiyet’le getirilen yenilikleri asla yeterli görmüyor, kafasında daha köklü bir değişim var. Belgeselde Bulgar Türkolog’u Hasan Özgen oynamıştı ama daha sonra yer almadı o bölüm. 



31 Mart olayları Mustafa Kemal’in düşüncelerini nasıl etkiliyor?

C.K: 
Mustafa Kemal 31 Mart olaylarında din ve dini duygularla, dini kendi çıkarları için kullananlar arasındaki farkı yaşayarak öğreniyor. 




İttihat ve Terakki ile hangi noktada ayrı düşüyor?

C.K: 
İttihat ve Terakki’nin Almanlara yakınlaşmasına karşı çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı’nı Almanların kaybedeceğini söylüyor. Ordunun siyasete atılmasına karşı. ”Asker olanlar asker kalsın” fikrini savunuyor. “Subaylar ya siyaset, ya ordu tercihini yapmalı” diyor. Batılılaşma hedefinden ayrılmıyor. Bu noktada Enver Paşa ile de ters düşüyor. 




Bu durumu belgeselde nasıl yorumladınız?

C.K: 
Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasında yakın bir ilişki var. Güçlü bir asker Enver Paşa, iyi bir komutan. Bizzat kendisi 200’ün üzerinde cephe savaşına katılmış. Efsane bir isim, her askerin onunla olmak istediği biliniyor. Askeri anlamda başarılı bir örgütçü. Mustafa Kemal, Enver Paşa’yı aşamayacağını biliyor. Enver Paşa dağa çıktığında ona ilk mesajı götüren kişi o. Enver Paşa’nın enerjisini, askeri başarısını biliyor. Enver Paşa heyecanlı, tutkulu bir kişiliğe sahip. Saray damadı olması nedeniyle de İslam coğrafyasında etkili. Doğu’dan yana. Mustafa Kemal bilime ve Batı ile buluşmaya yakın. Enver Paşa ikinci adamlığı kabul eden biri değil. Nitekim Enver Paşa da Mustafa Kemal’i Sofya’da ataşeliğe getirerek savaştan uzak tutuyor. 




Enver Paşa Mustafa Kemal’i Çanakkale Savaşı’ndan uzak tutsaydı tarih nasıl şekillenirdi?

A.H: 
Bunu yorumlamak ve bundan bir sonuç çıkarmak çok zor. Onun yerine bir başkası olsaydı ne olurdu? Bu bir cephe savaşı…


S.S: 
Kazım Karabekir Doğu cephesine gidip de Mustafa Kemal’e “Emrinizdeyim” demeseydi ve onu tutuklamaya kalksaydı ne olurdu? Üç yıllık bir süreçte o kadar çok faktör var ki düşünülebilecek…




Peki daha somut gerçekleri konuşalım. Trablusgarp Savaşı’nın önemi neydi?

C.K: 
İtalyanların işgalindeki Trablusgarp’a gazeteci kimliğiyle gidiyor. Yerli halkı örgütleyip emperyalizme karşı ilk savaşını orada veriyor. Her şeyini kaybetmiş bir milletin mücadelesi bu. Milli mücadelenin ilk provasının yapıldığı Trablusgarp bu nedenle çok önemli. 




Ona destek veren din adamları da var, öyle değil mi?

C.K: 
Şeyh Sünnisi Paşa var. Trablusgarp’tan sonra, milli mücadele döneminde de padişahın yanında değil, Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. Aydın din adamlarının milli mücadelede etkisi büyüktür.


S.S: 
Denizli’de Müftü Hulusi Efendi var mesela. Milli mücadeleyi ilk ateşleyenler arasında din adamlarının rolü çok önemlidir. Sofya, Mustafa Kemal için çok iyi bir laboratuvar olmuş. 




Bu konu nasıl şekillendi belgeselde?

C.K: 
Sofya o dönemde Avrupa’da istihbarat teşkilatlarının bir araya geldiği bir yer. Sofya’da sadece dans etmeyi değil diplomasinin inceliklerini de öğreniyor. Cepheden cepheye kitapları yanında Mustafa Kemal’in. Sürekli günlük de tutuyor. Milli Mücadele bittikten sonra meclis kurulmadan önce, Ankara’da kütüphane kuruluyor. 



Bu, hayranlık uyandıran bir şey değil mi?

S.S: 
Anıtkabir kütüphanesine giren herkes eminim çok etkileniyordur. Kitapların sayfalarına baktığınızda bütün boşluklara kırmızı-mavi sabit kalemle notlar alındığını görüyorsunuz. Kendi önem derecesine göre notlar alıyor. Eserleri inanılmaz bir dikkatle okuduğunu hissediyorsunuz

A.H: 
Daha savaş yokken bile kitaplara notlar düşmeye başlamış. Kitapların tamamına yakınında notlar var. “Gelecekte kadınlarımızla ilgili kuracağımız bakanlığın temel düsturlarından biridir” gibi notlar var. Sayfalar arasındaki bilgilerin iletişlerini yazarak notlar alıyor. Aynı anda 5-6 kitap okuyor. Şiir, edebi eser, Fransızca kitaplar… Farklı disiplinden kitapları okuyor. Cephede hem okuyorlar hem de birbirleriyle bilgi paylaşıyorlar kitaplarla ilgili.


C.K: 
Evet, hayatı inşa etmek için, yeni bir dünya kurmak için okuyor Mustafa Kemal. Sürekli sabit bir yeri de yok. Mum ışığında, kandilde okuyor. 




Vefatına kadar okuduğu kitapları düşündüğümüzde yılda kaç kitap okumuş oluyor?

A.H: 
3997 kitap okumuş. 57 yaşında vefat etmiş, 45 yıl okumuş olsa… Yılda 85 kitap okuyor, yani ayda 7 kitap eder. Anıtkabir kütüphanesinde 4001 kitabı yan yana gördüğünüzde bunu anlıyorsunuz.




Belgeselde, Erzurum depremi sırasında yapılan bir kitap bağışı ile ilgili yaklaşımı da çok etkileyiciydi?

C.K: 
Depremde kitap yardımı yapılması en son akla gelir. Bağışı yapan kitapevi sahibine bir mesaj gönderiyor, teşekkür ediyor, “Cehaleti okuyarak yeneceğiz” diyor.





Belgeselde o kadar çok ayrıntı var ki, konuştuklarımız özetin özeti oldu. Son noktayı nasıl koydunuz?

C.K: 
Üniversite devrimiyle son verdik. Devrimlere ayak direyen Darülfünun’u kapatmak için uygun koşulların oluşmasını bekledi Atatürk ve 10 yıl sonra kararını verdi. Onun yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu, ardından da Ankara’da üniversiteler açıldı sırasıyla. Atatürk’ün bütün bir ömrü, çağdaş dünyaya uyum sağlama yeteneğini kaybetmiş bir dizi kurumsal yapıyı, modernizmi yakalamak için yeniden yapılandırma mücadelesi ile geçti. Onun derdi Türkiye’yi Batılılaştırmak değil, modernleştirmek, çağdaş dünyanın bir parçası haline getirmekti.




10 Kasım’ı da geride bıraktık. Belgeseldeki son söz çok önemliydi... Bizimle paylaşır mısınız?

C.K: 
Mustafa Kemal’in evlatlarına bıraktığı mirasın adı akıl ve bilimdi.



Beşiktaş Belediyesi , 2010-2011 Kış
[Bu belgeseli daha sonra, her hangi bir okulda, her hangi bir kanalda, ya da sinemada izleyen var mı? Yok!... Desenize rafa kaldırılıp sümenaltı edildi!…ya MEB'in "bütçe paylaştırması"na ne demeli? "İmam hatip liselerine FEN liselerinin 15 katı bütçe ayrıldı!" (basın-18.03.2017- Üç yıllık bilanço: MEB, imam hatiplere fen liselerinden 15 kat fazla yatırım yapacak) ... Güle güle sana, yolun açık olsun Bilim!.. Artık dualara kaldı İlim!.. SB.]






Mustafa Kemal Atatürk


"Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız... Aksine yükselmiş, ilerlemiş medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız.. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur."

"Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur." (1922)


"Hayati gerçekleri bilerek, bilmeyenlere de uygun bir yol ile veya zor ile anlatarak amacımıza yürüyeceğiz... Bizi bu amaca varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge haline koymak için ilerlemememizi istemeyenlerdir. Fakat çiftçi arkadaşlar, muhterem babalar, bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır: O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren memleketini seven, gerçeği gören kimselerden böyle bir düşman çıkmaz. İçimizde böyleleri çıkarsa onlar ya aklı ermeyen cahiller, ya memleketini sevmeyen kötüler, ya gerçeği görmeyen körlerdir. Biz cahil dediğimiz zaman mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de, özellikle sizlerin içinizde görüldüğü gibi gerçeği gören gerçek bilginler çıkar." (1923)


"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Beden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların. Kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."










EK:

Atatürk Döneminde Eğitimdeki Gelişmeler

"Mustafa Kemal emperyalist güçlere karşı, mazlum milletlere örnek olan ulusal kurtuluş savaşını 9 Eylül 1922’de utkuyla bitirince, İzmir’de Mustafa Kemal’e “çok yoruldunuz herhalde, çiftliğinize çekilir dinlenirsiniz” dediler. Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir : “Hayır asıl savaş şimdi başlayacak… Bu savaş, cahilliğe ve gericiliğe karşı yapılacaktır”. Bu savaş aslında, 
ortaçağın karanlığından bir türlü çıkmasına fırsat verilmeyen bir toplumun çağdaşlaşması için verilecek, uzun zaman alacak, 
ikinci bir kurtuluş savaşı olacaktır. "

Prof. Dr. Süleyman BOZDEMİR, PDF
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi